"Enter"a basıp içeriğe geçin

Gönüllere Yolculuk Yazılar

Öne Çıkan

MÜSLÜMAN NASIL OLMALI?

Müslüman; İslâm îtikâdını, inancını kat’î olarak kabul eden kimse:

Cenâb-ı Hakk’ı tam manâsıyla bilip, kendisinin acziyet ve kulluğunun farkına vararak, her işinde Hazret-i Allâh’a tevekkül ve îtimad eder. Korku ve ümit arasında Cenâb-ı Hakk’a bağlanır, evham ve bâtıl hayallere dalmaz. Bütün söz ve fiillerini, Cenâb-ı Hakk’ın işitip gördüğünün ve bildiğinin farkında olarak edepli bir şekilde yapar. Bütün yaratılmışlara karşı şefkat ve hakkâniyet üzere hareket eder.

Bütün insanların, her şeyi yaratan Hazret-i Allâh’ın kulu olduğunu bilir, kimseye yan bakmaz ve can yakmaz.

Hazret-i Allâh’ın vahdâniyetini tasdik eder. İbâdet ve kulluğa yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın layık olduğunu bilir; her türlü yardımı, hidâyet ve mağfireti ondan bekler.

Peygamberlerin sonuncusu olan Hazret-i Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e îman etmiş olduğundan bütün peygamberleri istisnasız olarak kabul eder, hiç birini diğerinden ayırmaz.

Kadere îman etmiş olduğundan, başına bir musîbet ve keder geldiği zaman rızâ gösterir ve ‘takdîr-i ilâhîdir’ diyerek üzüntüsünü büyütmez ve uzatmaz.

Âhirete îman etmiş olduğundan dünyada başına gelen musîbetler ne kadar artsa da ümitsizliğe düşmez, isyan etmeyi asla düşünmez. Âhiretteki ecrini düşünerek sıkıntılara karşı sabırlı olur.

Cenâb-ı Hakk’ı çokça zikrettiği için kalbi, Hz. Allâh’ın zikri ile nurlanıp sanatı, ticareti ve hiçbir dünyalık işi onu, Allâhü Teâlâ’yı zikirden alıkoymaz. Allâhü Teâlâ’nın sevgisi ile dolu olan kalbinde dünya sevgisi yer edemeyeceği için kendisini âhiret yolcusu olarak görür ve ecel kendisine ağır gelmez.

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sünnetine tâbi olur ve mübârek ashâbının hayatlarını öğrenerek onların hikmet, iffet, şecâat ve cömertlik gibi güzel ahlâkları ile ahlâklanır. Bu fâni âlemin geçici lezzetlerine iltifat etmeyerek dünyayı âhiretin tarlası olarak bilir ve gücü yettiği miktarda hayırlı fiil işleyerek arkasında güzel ameller bırakmaya çalışır.

Korku ve üzüntü üzere olmayıp rahat ve gönlü huzurla dolu olarak yaşar. Hevâsının (nefsinin gayr-i meşru arzularının) peşinde koşmayıp sadâkat ve vefâ ehli olur. (Nimet-i İslam)

/ FAZİLET TAKVİMİ 14 Nisan 2020, Salı

Yorum Bırak

“Devanın en hayırlısı,…..”

Kur’an-ı öğrenin ve okuyun! Çünkü Kur’an-ı öğrenip okuyan ve onun hükümleriyle amel edip yaşayanın misali, içi misk dolu bir keseye benzer; kokusu her yana yayılır. Kur’an-ı okuyup onu sadece içinde tutan, ağzı düğümlü misk torbasına benzer. Tirmizi, Nesai, İbn-i Mace(Hazinetül Esrar Sh.60)

Sizin en hayırlılarınız, Kur’an-ı okuyan ve okutandır.İbn-i Mace, Camiu’s-Sağir(Hazinetül Esrar Sh.67)

Ya Eba Hureyre! Kur’an-ı öğren ve öğret. Ölüm sana gelinceye kadar buna devam et. Bu halde bulunduğunda ölüm sana gelecek olursa, müminler Beytullah’ı tavaf ettiği gibi, meleklerde senin kabrine haccedeceklerdir. Şerh-i Şatibiyye (Hazinetül Esrar Sh.66)

Kur’an kimi beni zikretmekten ve benden bir şey istemekten meşgul edip alıkoyarsa, dilekte bulunanlara verilenin en üstününü ona veririm. Hadisi Kudsi-Tirmizi(Hazinetül Esrar Sh.67)

Kur’an-ı yüklenenler Allah’ın dostlarıdır. Onlara düşmanlık eden, Allah’a düşmanlık etmiştir. Onları dost edinen, Allah’ı dost edinmiştir. Buhari, Firdevs, İbn-i Abbas(R.A) (Hazinetül Esrar Sh.83)

Kur’an-ı taşıyan(kalbinde ve kafasında ona muhafaza eden), İslam sancağını taşıyandır. Ona ikramda bulunan Allah’a saygı göstermiş olur; ona ihanet eden, Allah’a ihanet etmiş olur. Allah’ın laneti böylesine olsun. Firdevs, (Hazinetül Esrar Sh.83)

Kur’an-ı kalbinde, hafızasında taşıyanlar, kıyamet günü Cennet ehlinin başı ve ileri gelenleridir. Taberani (Hazinetül Esrar Sh.83)

Ümmetimin en şereflileri ve ileri gelenleri, Kur’an-ı kalbinde, hafızasında taşıyanlardır. İbn-i Abbas(R.A) (Hazinetül Esrar )

Kur’an-ı kalbinde, hafızasında taşıyanlar, Allah’ın sunduğu gölgeden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde Allah’ın gölgesindedirler. Deylemi, Hz.Ali (R.A)(Hazinetül Esrar Sh.214)

“Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyip okuyan ve onunla amel eden kimselere hürmet ediniz. Kim onlara hürmet ederse bana hürmet etmiştir.” Feyzü’l-Kadîr(Fazilet Takvimi 29/11/2011 )

Kur’an-ı okuyunuz. Çünkü o kıyamet günü kendi dost ve yaranına şefaatçi olarak gelir. Sahih-i Müslim(Hazinetül Esrar Sh.206)

Evlerinizi namaz kılmak ve Kur’an okumakla nurlandırınız. Beyhaki(Hazinetül Esrar Sh.83)

Her sofra hazırlayan kimse sofrasına gelinmesini ister. Allah’ın(manevi) sofrası ise Kur’an’dır. O halde bu sofrayı terk etmeyin. Beyhaki(Hazinetül Esrar)

Kur’an okuyan bunamaz. El-Manevi, İbn-i Asakir (Hazinetül Esrar Sh.217)

Kim Kur’an-a dosdoğru uyarsa, Kur’an onu sapıklıktan kurtarıp doğru yola eriştirir ve kıyamet günü onu kötü bir hesaptan korur. Taberani (Hazinetül Esrar Sh.214)

İçinde Kur’an okunan ev, gök ehline pırıl pırıl ışık saçar; nasıl ki yıldızlar ışık saçarsa…. Beyhaki (Hazinetül Esrar )

İçinde Kur’an okunan evin hayrı çoğalır. İçinde Kur’an okunmayan evin ise hayrı azalır. Bezzar (Hazinetül Esrar )

Kim Kur’an okur, ezberler de Mushaf’a bakmadan tilavet eder, aynı zamanda Kur’an’ın helal kıldığına helal, haram kıldığını haram sayarsa, Allah onu bu sebeple Cennete koyar; onun hanedanından cehennem azabını hak etmiş on kimseye de şefaatte bulunma yetkisi verir. Tefsir-i Kurtubi, el-Hasen (Hazinetül Esrar )

Devanın en hayırlısı, Kur’an’dır. İbn-i Mace-Hz.Ali(R.A) (Hazinetül Esrar Sh.231)

Ümmetimin sevapları  – kişinin camiden çıkardığı hurma tohumu da olmak üzere –  bana arz olundu. Ayrıca ümmetimin günahları da bana arz olundu. Kendisine Kur’an’dan bir sure veya ayet verildikten ya da onu öğrendikten sonra unutan kimsenin günahından daha büyüğünü görmedim. Ebu Davud, Tirmizi (Hazinetül Esrar Sh.216)

Kur’an-ı aşikar okuyan, aşikar sadaka veren gibidir. Kur’an-ı gizli okuyan sadakayı gizli veren gibidir. Mesabih (Hazinetül Esrar Sh.24)

Kur’ân-ı Kerîm’i yüzüne okumanın, ezbere okuyana karşı fazileti, farzın nafileye karşı fazileti gibidir. Kenzü’l-Ummâl)  (Fazilet Takvimi)

Mümin, Kur’an-ı Kerim’i hatmettiği zaman, altmış bin melek onun için Cenab-ı Hakk’tan mağfiret talep eder. Deylemi, Müsnedü-l Firdevs (Fazilet Takvimi)

“Evlerinizde Kur’ân-ı Kerîm okumayı çoğaltınız. Çünkü içinde Kur’ân-ı Kerîm okunmayan evin hayrı az olur, şerri çok olur ve içindekilere dar gelir.” Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr (Fazilet Takvimi)

“Kalbinde Kur’ân-ı Kerîm’den bir şey bulunmayan kimse, harap olmuş ev gibidir.”  Sünen-i Tirmizî (Fazilet Takvimi 22/11/2011)

“Kim Allâhü Teâlâ’nın kitabından bir âyet dinlerse onun için kat kat sevab yazılır. Kim de onu okursa kıyâmet günü onun için nûr olur.”  Müsned-i Ahmed(Fazilet Takvimi 10/07/2013)

Kur’an-ı Kerimle İlgili Ayeti Kerimeler tıklayınız.

Kur’an-ı Kerim Okumanın Fazileti Hakkında Hikaye için tıklayınız

Kur’an-ı Kerim Okumanın Fazileti Hakkında Hikaye için( Kur’an Okuyan Âmâ) tıklayınız

Kur’an-ı Kerim Fazileti hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız

Yorum Bırak

SAHİP OL

EY İNSAN!

             Ey İnsan! “Sana yazıklar olsun! Eğer Allahü Teala görmüyor diye günaha dalıyorsan bu büyük küfür! Eğer Allah’ın gördüğünü bilerek işliyorsan büyük edepsizliktir diye nefsine sitem ederek uyarman icap eder. Halbuki, yakınlarından biri sana saygısızlık edince gücenip kızıyorsun da, Allah’a karşı yaptığın küstahlığın neticesini düşünmüyorsun. Onun azabının ağırlığını bir saat güneşte veya hamamda kalmak veya bir yerini ateşe değdirmekle anlaman mümkündür.

Şayet Allah’ın fazlu keremine güvenip, “Benim ibadetime muhtaç değil” diyorsan, dünya işlerinde neden böyle düşünmüyor da, Allah’ın keremine bağlanmıyorsun? Dünyevi ihtiyaçları elde etmek için bütün gayretinle çalıştığın halde Allah’ın rızasını kazanmakta neden gayretli değilsin?

              Ey İnsan! Sana yazıklar olsun… Dilinden iman ve İslam akarken, azalarından nifak ve isyan akıyor… “Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların rızkı Allahü Teala’ya aittir” (S.Hud 6). Ve “İnsan çalıştığının karşılığını görür” (Necm Suresi 39) buyurulduğu halde, dünyayı tercih edip, köpeğin leşe daldığı gibi, gece gündüz çalışırsın da ahireti askıya alısın, Allah’ın kefaletine itimat etmezsin. Bu halin, imanın isbatına delil olmaz. Zira imanı dil ile söylemek kafi gelseydi münafıklar cehennemlik olmazdı.

Ey İnsan! Sana yazıklar olsun…Hal ve davranışların kıyamete ve hesap gününe inanmayanlara benziyor. Eğer ölümle yok olup kurtulacağını sanıyorsan Allahü Teala’nın “Seni bir damla meniden, çeşitli şekillerden sonra insan suretinde dünyaya getirdi. Öldükten sonra da diriltip hesaba çekecek(S. Abese 18-22) ayetini inkar mı ediyorsun?

Bir Yahudi doktor, sevdiğin yemeği zararlı diye seni men ettiğinde, söz dinler itaat edersin de Peygamber-i Zişan’ın getirdiği ilahi hükümlere neden uymazsın? Halbuki doktorun ilmi, tecrübedeb ibaret; Allah’ın hükümleri ise, ezeli ve ebedi ilim ve irade iledir. Bunu bilesin.

Bir çocuk sana “Elbisende akreb var”  demiş olsa, delil aramadan elbiseni çıkarıp attığın halde; Allah’ın, Peygamber’in beyanlarına, alimlerin, hikmet sahiplerinin sözlerine neden ehemmiyet vermezsin? Bunları bir çocuğun sözlerinden ehemmiyetsiz  mi görürsün? Yoksa cehennem ateşi, azab melekleri, ateşten zincirleri, zakkumu, ateşten sopaları, zehirli yılan ve akreplerden çekeceğin acıları dünya cefalarından daha mı ehven sanırsın? Allah seni hidayete kavuştursun. Bu hallerin akıl karı değildir. Şu halini hayvanlar bilse, sana gülerler.

Eğer şu söylediklerimi anladın ve kabullendinse onları niye yerine getirmez de tehir edersin? Bilmiş ol ki, ecel insana çok yakındır; beklenmedik bir anda yakalar. Nasıl emin olursun? Farz edelim sana yüz yıl mühlet verilse, bir defa ibadet etmek kafi mi gelecek? Dağın eteğinde bir defa doyurduğun atla koca dağ dolaşılır mı? Böyle düşünüyorsan şaşkınsın

İlim tahsili için evden ayrılıp da senelerce boş gezen kişi memlekete dönerken bir sene veya bir miktar okumakla hoca olur mu? Bu gibi haller gülünecek şeylerdir. Allah’ın keremine güvenerek hoca mı olursun? Ömrün sonunda yapacağın ibadetin sana kafi geleceğini kabul etsen bile ömrün sonunu nasıl bilirsin? Nice misalleri görülen ani ölümden sen emin misin? O halde niçin ibadet etmezsin? Farz-ı muhal daha yaşayacağın sana bildirimli ise; gene sorarım: İbadeti neden sonraya bırakıyorsun? Anlaşılıyor ki; nefsin ibadet zahmetine razı olmuyor, şehvetlerinden vazgeçmiyor. Bu şehvetin(arzuların) kolay terk edileceği bir gün gelecek sanmak, aldanmaktır. Çünkü Cenabı-ı Hak böyle bir günü beyan buyurmadı.

Cennet zorluklarla çevrilmiştir. Bu değişmez. Engeller Allah’a olan kuvvetli iman ve amelle aşılır. Abdest alıp sakin bir yerde iyi düşün. Senelerden beri “YARIN, YARIN..” diye kendini aldattın. “BUGÜN” gidip “YARIN” geldi, sen yine eski hesaptasın. Halbuki, bugünün dünden, yarının bugünden farkı ne ki? Dün aciz olduğundan, bugün daha aciz durumdasın. Daha da aciz olacağın günler gelir.

Şehvetlerini terkini tehir etmek, ağacı fidan iken sökmeyip de sonraya bırakmaya benzer. Kökler genişleyince sökmek güç olduğu gibi nefsin yerleşen kötülüklerini de, güçten düştüğün ihtiyarlık halinde atmak pek zor olur. Ağaç yaşken eğilir; kuru ağaç eğilmez. Koca kurt ehlileşmez, ancak yavru iken terbiye edilir.

Bu kadar açık izah edilen hakikatları anlamaz da yine gecikirsen sana hangi hikmetten dem vurulsun ki bu ahmaklığından seni ayırsın? “ibadet zahmeti, nefsani istekler, yemek iştahı beni Hak’tan alıkoydu” dersen; bu da çirkin bir özürdür.

Doktor hastaya “Üç gün soğuk su içme, içersen hastalığın artar, ömür boyu soğuk su içemezsin; tavsiyeme uyarsan çabucak şifa bulur, ömür boyu her nimetten istifade edersin” dediğinde: “Ne olursa olsun, ben şimdi içerim”  diyen hastaya deli demez misin? Senin ömrün de, ebedi aleme nisbetle ne üç gün n de üç saniyedir. Birkaç günlük ömür içinde nefsin şehevi arzularından gelen sıkıntılara sabretmenin, ebedi Cehennem azabına sabretmekten daha kola olduğunu idrak etmiyor musun? Senin şu gafletin ya gizli küfürden veya açık bir ahmaklıktan başka ne olabilir.

Gizli küfür; sevap ve azabın ehemmiyetini anlamayıp, hesap günündeki güçlüğe inanma zayıflığıdır. Ahmaklığın da: Resulullah’ın : “Akıllı insan; nefsini hesaba çekip, ölümden sonrası için çalışan; ahmak adamda ; nefsin arzuları peşinde gidip de Allah’dan umandır…” hadis-i şerifiyle beyan buyurulmuştur.

Dünya menfaati için son gayretle çalışırken Allah’a tevekkül hissi duymaz da kulluk borçlarına gelince onun affı ve keremine güvenirsin..

Yazıklar olsun sana ey insan! Şeytana ve dünyaya kapılma, kendine acı. Vakitlerin kıymetini bil. Nefesler sayılıdır. Bir nefes gitmekle bir parçan gitmiş demektir.

Hastalık gelmeden sıhhatin, meşgale gelmeden boş vaktin, fakirlik gelmeden servetin, ihtiyarlamadan önce gençliğin ve ölüm gelmeden sağlığın kıymetini bil de, ahiretin için çalış. İyi düsün, akıbetin harab olmasın. Kış gelmeden kış günleri için her çeşit hazırlığı tamamlıyorsun “Allah kerimdir, beni ısıtır, korur” demiyorsun. Yoksa Cehennem soğuğunun şiddetini dünyanınkinden daha mı hafif, günlerini daha mı kısa sanırsın? Yoksa çalışmadan kurtulmağa çare mi buldun? Şüphesiz ki hiç biri öyle değil. Kışın soğuğundan kurtulman, elbise, mesken ve sair ihtiyaçların elde edilmesiyle mümkün olduğu gibi, Cehennemin sıcak ve soğukluğundan da tevhit ve taat nuruyla kurtulmak mümkün olur. Allah’ın Cehennemi, biri sıcak, diğeri soğuk, iki türlüdür. Sıcaklık, dünya ateşinden yüz misli şiddetli olduğu gibi, soğuk olan da yüz misli şiddetlidir. Azabın şiddetli olsun diye, sıcaktan soğuğuna, soğuktan sıcağına atarlar.

Allahü Teala, Cehennemi şiddetli yaptı, kimse oraya gitmesin diye. Cenneti benzersiz güzellikte halk etti, herkes oraya gitsin diye. Ey insan, gözünü aç da Cennet gitmenin çaresine bak…

Allahü Teala, soğuktan korunman için ateşi yarattığı gibi, Cehennemden kurtulman için de, kulluk yollarını bildirdi. O, senin ibadetlerine muhtaç değil!. Onları, senin istifade etmen, kurtulman için emir buyurdu. İyilik eden de, kötülük eden de kendine eder, bunu bil.

Yazık sana ey insan! Cehaleti bırak, dünya ile ahireti kıyasla. Hepimizin yaradılması ve dirilmesi tek nefis gibidir. Bizi yoktan yaradan, yok ettikten sonra da tekrar diriltir. Allah’ın hükmü değişmez…

Yazık sana ey insan! Görüyorum ki, gaflete kapıldın, fani dünyaya tam sarıldın, ondan ayrılmak zor geliyor. Hep ona yaklaşmakta, ölüm ve ahireti unutmaktasın.

Hükümdarın sarayına bir kapıdan girip diğerinden çıkmakla emrolunan kişinin, içeride gördüğü güzel yüze aldanıp takılması, sonra da zorla çıkarılması akıllı işi midir?

Dünya Allah’ın mülkü, kulların imtihan için geçtiği mahaldir. Ölümden sonra elde bir şey kalmayacağını bilmez misin? Resulullah’ın: “Cebrail bana  <istedğini sev ondan ayrılacaksın, ne amel edersen karşılığını göreceksin, ne kadar yaşasan da öleceksin> buyurdu” dediğini işitmedin mi?

Vah senin haline!.. Ey gafil insan! Geçici şeylere gönül verir, dünya zevklerine dalarsın. Ölüm yakalayınca bunlardan ayrılırken hasretin artacak, bunu biliyor musun? Sen zehiri azık sanıyorsun.

Geçmişlere bir göz at! Saraylarını ve kaşanelerini bırakıp o dönüşü olmayan ahirete gidenlerin miraslarının taksim edilişinden ibret al. Onların yiyemeyeceklerini toplayıp, oturamayacağı evler yaptıklarını, ulaşamayacağı şeyleri umduklarını görüp de ibret almıyor musun? Gökdelenlerde veya yıkık binalarda ömür geçirenlerin nihayet yer altında bir çukura yerleşmeleri sana ibret verip uyarmıyor mu?

Kısa zaman içinde terk edeceğin dünyayı imar ederken, ebediyen kalacağın ahireti ihmal ve tahrib etmek akıl karımıdır? Ahmakların işi olan bu hallerden utanmayacak mısın?

Eğer sen işlerin hakikatını anlamakta aciz olup da, akıntıya kapılmış ve başkalarının peşinden gittiğini kabul ediyorsan, şu halde sana lazım olan; bu tip dünya adamlarıyla, peygamberler, evliyalar ve alimlerin yollarını mukayese ederek iyilere tabi olmaktır.

Ey İnsan! Hayret veren hal, şiddetli cehalet ve açık azgınlık içindesin. Şu hallerini nasıl anlamazsın? Mevki gururuyla şarhoş olup, bunları anlamaz mı oldun? İyi düşün; mevki demek; bazı kimselerin gönüllerine hakim olmaktır. Bütün dünya halkı senin karşında el bağlasa ne çıkar. Elli yıl sonra bu alemde ne sen, ne de sana bağlılardan kim kalacak ki? Nice hükümdarların umutulduğu gibi sen de, gönüllerden silinip gideceksin.

Ayet-i celilede: “Onlardan önce nice nesiller yok ettik. Şimdi onlardan hiç birini görüyor veya işitiyor musun?” buyurulmadı mı?(Sure-i Meryem 98). O halde, ebedi nimetleri, yakında yok olacak şeyle nasıl değişirsin?

Sen dünyalığı ve dünyayı terk etmesen de, günün birinde onların seni tamamen terk edeceği açık bir hakikat iken, sana ne oluyor, köpeğin leşe saldırdığı gibi etrafını görmeden dünyaya dalıyorsun? Allah’ın lütuf ve ihsanı olan Cennet’te nebiler, sıdıklar, Salihlerle beraber olmaktan yüz çevirip sefihlere rağbet edersen helak olursun.

Sana yazıklar olsun ey insan! Uyan, ölüm yaklaştı. Helake yüz tuttun. Korkunç zaman gelmek üzere…Sen öldüğünde, kılmadığın namazlarını kim kılacak; tutmadığın oruçları kim tutup Rabb’ini senden razı edecek de seni azabdan kurtaracak?

Vay senin haline! Günlerin azaldı, sermayeni hazırla… Kalan ömrünü de, geçen günler gibi heder etme… Ecel seni bekliyor. Varacağın yer kabir. Yatağının kara toprakta kurt  ve böceklerle beraber bulunacağını, sonra da, mahşer dehşetinin seni beklediğini biliyor musun?

Ey İnsan! Ölüm askeri kapıda… Ecel gelince seni almadan gitmez…. O, dönüşü olmayan gidişi unutma.. Ebedi alemde nedamet etmemek için Allah’ın sana fırsat olarak verdiği bu günlerden faydalan…

Ey İnsan! Dışını düzeltip insanlara karşı süslenirken, Allah’a karşı içindeki isyan nedir? Aciz insandan utanır, Rabb’ından utanmazsın.. Ne hayasız hal bu! İnsanlara fazilet tavsiye ederken, senin rezaletle uğraşman,ne aşağılık bir iş! İnsanları Allah’a davet ederken, kendin Allah’dan kaçarsın. İnsanlara Allah’ı hatırlatır, kendin unutursun.

Günah sahibinin cifeden kötü koktuğunu ve pisliğin başkasını temizleyeceğini bilmelisin. Kendin pis kokarken, başkasını nasıl temizlersin?

Ey İnsan! Eğer sen, kendi hakikatını bilseydin, insanların uğradığı felaketlerin, kendi kazançları olduğunu öğrenir de, Allah’dan korkardın.

Vay senin haline! Ey İnsan! Kendini İblis’e merkeb yaptın. Sana biner, istediği tarafa sürer ve sana hükmeder. Bu halini bilmez de ameline mağrur olursun. Halbuki karşılaştığın afetler, yaptığın amelle beraber gelse yine karlısın.

Allahü Teala, iki yüz bin yıllık  amelinden sonra İblis’i, İsyanı sebebiyle merdud kıldığı, keza Adem A.S.’ı zellesi sebebiyle Cennetten dünyaya çıkardığı malum iken, sen bunca günahlar ve karışık işlerinle yaptığın noksan amellerine nasıl güvenirsin?

Ey hayasız! Sana yazıklar olsun! Ne kadar aldanmışsın. Ey cahil mahluk! Nice ahidler ve bağlantılar yaptın ve bozdun. Bütün bu hallerinle beraber, hiç ölmeyecek gibi dünyanın peşinde koşar, yakında terk edeceğin yeri imarla meşgul olursun.

Şu mezarlıkta yatanlar sana ibret vermiyor mu? İbretle bak! Onlarda, nice servetler topladılar, yüce binalar yaptılar, nice boş ameller peşinde koştular. Nihayet topladıkları saman çöpü gibi dağıldı, yaptıkları yıkıldı, emelleri boşa çıktı da, şimdi cesetleri kara toprak altında yalnız kaldı. Hiç onlardan hiç onlardan ibret almıyor musun? Yoksa dünyada ebedi kalacağını mı sanırsın? Bu eşi görülmeyen bir hayaldir. Aslında insan ana rahmine düştüğünden itibaren, ömür eksilmektedir.

İstediğin kaşanelerde yaşasan da, sonra durak kara topraktır. Can boğaza gelip, iki yoldan birine(ya Cennet ya da Cehenneme) götürecek meleklerin geleceğini düşünmez misin? O zaman seni kim düşünecek, sana kim yardım edecek?..

Ey Aşağılık Mahluk! Şaşılan şey! Perişan haline bakmaz da kendini idrakli bilir, artan sermayenle öğünür, onu akıllılık sanırsın da; eksilen ömür sermayesinden endişe etmezsin. Halbuki, ömür eksilirken, artan maldan sana ne kar kalır? Onlar varislerin olacak; hesabını da sen vereceksin.

Ey İnsan! Sana yazıklar olsun! Her gün ahiret yolculuğu yaklaşırken sen ondan yüz çevirir, senden uzaklaşan dünyaya dönersin. Niceler umdukları yarınlara ulaşmadan gittiler. Niceler içinde bulunduğu günü tamamlamadan ayrıldılar. Bütün bunları her gün gördüğün halde, sana ibret dersi vermez mi? Azim(büyük) gaflettesin. Sen kendine acımazsan, sana kim acısın.Herkesin hesaba çekileceği kıyamet gününden kork. Huzurullah’a hangi yüzle varacağını düşün. Vereceğin cevapları doğru hesapla. Ve Yaratan’dan utan da hiç olmazsa kalan günlerini ahiretine faydalı amellerle harca. Fırsat varken, takatten düşmeden önce amel et. Dünyadan çıkacağın gün gelmeden, dünyadan el çek. Onun yeşillik ve renkleri, sahte görünüşü seni sihirlemesin.  Çünki nice aldanmışlar, hallerinden habersizdir.

Yazık olsun o kimselere ki; Cehennemi hak ettiği halde, halinden habersiz güler oynar, yer-içerler de, ilahi hitabın kat’i olduğunu düşünmezler.

Ey insan uyan! Bunca söz ve nasihatler, sana merhamettendir. Şu dünyaya ibret nazarıyla bak. Onda çalışman, ihtiyacına göre olsun. Onu ihtiyarınla terk et. Ahirete yönel. Mahzar olduğun nimetlerin şükrünü ödemeden fazlasını isteyenlerden olma. İyi bil ki, dinin ivazı, imanın bedeli ve cismin halefi yoktur. Her kim gece ve gündüzde keyfiyle meşgul olursa, ÖYLECE GEÇER, HÜSRANLA GÖÇER.

Ey İnsan! Sözden anla… Nasihat kabul et… Çünki nasihatten yüz çeviren, Cehennme razı olmuştur. Halbuki seni nasihatlere aldırmaz görüyorum. Eğer kalbinin katılığı söz anlamana mani ise; geceleri gece namazına, gündüzleri oruca gayret et. Kafi gelmezse uzlet etmeli, akraba ve yetimlere yardımda bulunmalısın.

Allahü Teala, Cennet ve Cehennemi yarattığı gibi, onlara hak kazananları da yaratmıştır. Kerimlerin kerimi olan Allahü Teala’ya, kendinden şikayetle nefsini hakir tut, ondan dilenmeğe devam et. Ondan gayriye yalvarma. O isteyenlere ihsan eder, darda kalanları kurtarır. Sen darda kalmış ve rahmet-i ilahiyyeye muhtaçsın. Ona şöyle yalvar:

Ey Rahman, Rahim, Azim ve Halim olan yüce rabbim! Bu, kusurlarında israr eden günahkar, yoldan çıkmış, cür’etkar ve hayası az kulun, huzur-u sübhaniyene boyun eğip, el açar, af ve afiyet dilerim. Zaif, zelil ve suçluları affeden, helak olanlara hidayet ihsan eden sensin. Bu aciz kula inayet ve hidayet ihsan buyur.  Af ve afiyet lutfeyle. Rahmet-i sübhaniyenin ferahlığına kavuştur. Hudutsuz rahmetine güvendim, beni boş çevirme Rabbım” diye duaya devam et.

Adem (A.S.) dünyaya indirilince bir hafta devamlı ağladı. Yedinci gün, hüzün içinde ağlarken Allahü Teala ona: “Ya Adem! Sendeki nedamet, keder nedir?” buyurdu. Adem (A.S.) : “Ey Rabbim! Zat-ı Sübhaniyene malum. Benim felaketim büyük. Günahım beni sardı. Huzur ve saadetten sonra melekler aleminden çıkarıldım. Afiyetten sonra mihnet ve musibet diyarına indirildim. Bu sebeple ağlarım” niyazında bulundu.

Büyüklerden biri şöyle dua eder: Rabbim, izzet ve celalin hakkı için… Günah işlediğimde zat-ı ilahine muhalefeti kasdetmedim. Günah işlerken zat-ı ilahini unutup da, ukubetine hazırlanmak için yapmadım. Nazar-ı ilahinden hiçbir şeyin kurtulmadığını biliyorum. Lakin habis nefsim, beni aldattı, gafletim de buna yardımcı oldu. Settar isminle kusurlarımı gizlediğini de idrak edemedim. Ve cehaletimden sana karşı günahkar oldum. Sen rahmet etmezsen bana kim yardım eder. Hesap gününde günahı olmayanlar kurtulu. Günahkarlara “ Durun!” denilir. O gün hangi hal ile huzur-u sübhaniyene varacağım. Vay benim halime! Ömrüm uzadıkça günahım artıyor. Ne zaman tevbe edip sana dönerek haya etmek nasip olacak” diye ağlıyarak yalvarır.

İşte iyilerin nefislerine hitabı, Mevla’ya yalvarışları…

Kendini suçlayıp yalvarmayanlar, nefsine tabi olup, rıza-yı ilahiden uzak kalırlar.

Hakiki mü’min daima nefsini töhmet altında tutar, Rabb’ının rızasına tabi olur….

Yorum Bırak

DÜNYA SEVGİSİNİN NETİCESİ

 

“Dünya, içerisinde âhiret azığını hazırlayıp Rabb’ini râzı eden kimse için ne güzel bir ev, âhiretinden uzaklaşıp Rabb’inin rızasından mahrum kalan kimse için de ne kötü bir evdir.” (Hadîs-i Şerîf, Hâkim, el-Müstedrek)

Hz. İsa, bir adam ile birlikte bir nehir kenarına geldiler, yemek için oturdular. Yanlarında üç parça ekmek vardı. Birini Hz. Îsâ, diğerini adam yedi. Hz. İsa su içmek için nehir kenarına gidip geldiğinde kalan ekmeği göremedi. Ekmeğe ne olduğunu sorunca, adam -bilmiyorum- dedi.

Yollarına devam ettiler. Hz. Îsâ’dan iki mucize zuhur etti. Her seferinde adama “Sana bu mûcizeleri gösteren Allah için -ekmeğe ne oldu-” diye sordu, o da bilmiyorum dedi.

Sonra bir düzlüğe geldiler. Hz. Îsâ biraz kum ve toprak alıp “Allâh’ın izniyle altın ol” dediği gibi altın oldu. Altını üçe taksim etti ve: Biri senin, biri benim ve diğeri de ekmeği alanındır, deyince, onu da ben aldım, dedi. Hz. Îsâ altının hepsini yalan söyleyen adama bırakıp ondan ayrıldı.

Bu sırada iki kişi gelerek altını gördüler, almak istediler. Adam, onlardan emin olmak için, gelin bunu üçe taksim edelim, dedi, razı oldular. Sonra içlerinden birini yiyecek almak için şehre gönderdiler. Şehre giden adam altına tama’ edip aldığı yiyeceğe zehir karıştırdı. Kalanlar da altın için geleni tuzağa düşürüp öldürdüler, sonra getirdiği yemeği yediler, öldüler. Altın meydanda, o üç ölü de etrafında kaldı.

Bir vakit sonra Hz. İsa oradan geçerken yanındakilere olanları bildirip: “İşte dünya böyledir, ehline böyle yapar, ondan sakınınız.” buyurdu.

Kaynak : Fazilet Takvimi 11/03/2013

DÜNYA İLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER TIKLAYINIZ…

TAKDİR OLUNAN TIKLAYINIZ…

ZARAR AHİRETE YÖNELDİĞİ ZAMAN DÜNYAYA UĞRAMAZ TIKLAYINIZ…

DÜNYA HAKKINDA HİKAYE TIKLAYINIZ…

DÜNYA SEVGİSİNİN AKİBETİ: AZ TAMAH ÇOK ZİYAN HİKAYE TIKLAYINIZ…

:) DÜNYANIN DENGESİ TIKLAYINIZ…  :)

:) DÜNYA KAÇ ARŞIN? TIKLAYINIZ…  :)

Allahü Teala dünyayı yeniden yaratmış olsaydı, nasıl olmasını arzu ederdiniz? tıklayınız…

Yorum Bırak

“SONRA YAPARIM DİYENLER HELÂK OLDU”

Tesvîf, “Bir müddet sonra yaparım.” diyerek, hayırlı işleri sonraya bırakmak, ameli sebepsiz yere geciktirmektir. Bu, hoş görülen bir amel değildir. Tehir ve tesvîf, husûsî ile âhiret amellerinde cidden pek kötülenmiştir. Zîrâ kişi daha sonra amel edebileceği bir vakte ulaşıp ulaşmayacağını bilemez. Her vakitte yapılması emredilen bir ibâdet vardır. Her hangi bir vaktin ibâdeti terk edilmiş olsa, başka bir vakitte o ibâdetin edâ edilmesi nasıl mümkün olabilir? Zîrâ o diğer vakit için de yapılacak başka bir ibâdet vardır. Genç yaşta olan bir kimsenin ibâdeti, yaşlı kimsenin ibâdetinden daha fazîletlidir. O halde daha fazîletli olanın -hele de kişinin yapmaya kudreti var iken- kaçırılması ne kadar kötü bir harekettir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki:

“Heleke’l-müsevvifûn: Sonra yaparım diyenler helâk oldu. Tesvîfin zıttı, müsâraat (koşuşmak) ve mübâdere; hayırlı olan her işte acele etmek ve tâatta yarışmaktır. Hayırlara koşuşanları medih hakkında Allâhü Teâlâ buyurdu ki (meâlen):

“Onlar hayır işlere koşuşurlar (yarışırlar).” (Âl-i İmrân Sûresi, âyet 114).

“Rabbinizin mağfiretine vesîle olacak hayırları yapmakta ve eni göklerle yer kadar geniş olan cennetine (girmek için) yarışın. O cennet, takvâ sahipleri için hazırlanmıştır.” (Âl-i İmrân Sûresi, âyet 133).  Hayırlara koşuşmak, yarışmak medhedildiğine göre bunun zıttı olan tesvif de zemmedilen amellerden olur. Âyet-i kerîmedeki mağfiretten maksat, tevbeye koşuşmaktır. Âsî müminlerin kalplerini tatmîn etmek ve onları tevbeye teşvik etmek için tevbe yerine mağfiret zikredilmiştir. Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki:

“Şu yedi şeyin gelmesini beklemeden sâlih ameller işlemekte acele edin: (Rabbinizi) unutturan fakirlik, azdıran zenginlik, (sıhhati) bozan hastalık, zayıflatan ihtiyarlık, ansızın geliveren ölüm, gelmesi beklenenlerin en şerlisi olan Deccal veya kıyâmet ki en dehşetli ve acı olan kıyâmettir.” (Hâdimî, Berîka)

***

fakir coban

Yorum Bırak

MUSÎBETLERE KARŞI SABRIN MÜKÂFÂTI

Başına gelen belâ ve musîbetlere tahammül edemeyip, hissettiği ızdırâp sebebiyle sözle veya fiille, bu belâ ve musîbetleri anlatmak, yakınarak şikâyette bulunmak, kalbin âfetlerinden biridir. Sabır: Sızlanmaktan ve şikâyet etmekten kaçınmaktır. Asıl sabır; rûhun, nefsin arzularına mukâvemet göstermesi ve gâlip gelmesidir. Allâhü Teâlâ, Zümer Sûresi’nin 10. âyet-i kerîmesinde (meâlen):

“Ancak sabredenlere mükâfâtları hesapsız verilecektir.” buyurmuştur. Yani sabredenlere mîzân konulmayacağı gibi hesap da sorulmayacaktır. Nitekim Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

“Kıyâmet gününde, namaz, sadaka ve hac için mîzan kurulur, onların ecirleri tartılır. Belâya uğrayıp da sabredenler için mîzan kurulmaz, bilakis üzerlerine sevaplar döküldükçe dökülür. Öyle ki, dünyada âfiyet içinde yaşayanlar, belâ ehlinin kazandığı bu faziletten dolayı vücutlarının makaslarla dilim dilim edilmiş olmasını temenni ederler.” Lokman Sûresi’nin

“Namazı dosdoğru kıl. İyiliği emret. Kötülüğü yasakla. Başına gelen belâya da sabret…” meâlindeki 17. âyet-i kerîmesi bu mânâya işâret etmektedir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şerîflerinde:

“Muhakkak cennette birtakım köşkler vardır ki onların ne üstlerinden asıldıkları bir yer, ne de altlarından tutan direkler vardır.” buyurdular.

“Yâ Resûlallah! Sahipleri onlara nasıl girecekler?” denildi. Buyurdular ki:

“Sahipleri o köşklere kuşlar gibi girerler.” Yine:

“Yâ Resûlallah,  (o köşkler) kimler içindir?” denildi.

“Hastalıklara, acılara ve belâlara maruz kalanlar (ve sabredenler) içindir.” buyurdular. Kişi derdini anlatırken önce Allâhü Teâlâ’ya hamd eder, sonra haber vermeye başlarsa bu şikâyet olmaz. Ama hamd etmeden, hemen öfke ile anlatmaya başlarsa bu şikâyet sayılır. Zîrâ bir tek kelime ile bazen sevâba nâil olunur, fakat niyet ve kasıtla bazen de bir tek kelime ile günah işlenmiş olur. Abdullah bin Mübârek (rah.) şöyle dedi:

“Musîbet birdir. Kişi sabır göstermez, feryad ederse iki olur; birisi musibetin kendisi, diğeri de musîbetin ecrinin yok olup gitmesidir. İşte asıl musîbet de budur.” (Hâdimî, Berîka)

Hz. Allah’a Vuslat Yollarından Birisi

ACELENİN ZARARI, SABRIN FAYDASI

Teslimiyet Nasıl Olmalı?

Yorum Bırak

ALLÂHÜ TEÂLÂ’NIN KULUNDAN RÂZI OLDUĞUNUN ALÂMETİ

Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular:
“Kim Allâhü Teâlâ indindeki mertebesini bilmek isterse, Allâhü Teâlâ’nın, kendi yanındaki (kalbindeki) şan ve menzilesine baksın. Şüphesiz kul, Allâhü Teâlâ’yı kendi nefsinden hangi şan ve menzileye çıkarıyorsa, Allâhü Teâlâ da kulunu kendi indinde o mertebeye çıkarır.” Şu hâlde Allâhü Teâlâ’nın, kulun kalbindeki menzilesi, kulun; Allâhü Teâlâ’yı marifeti (onu bilmesi) ona karşı tazimi, korkusu, onun emirlerine ve yasaklarına karşı hürmet ve riâyeti, hükümlerine kalb-i selim ile ve nefs-i mutmainne üzere vâkıf olması, bedenen, rûhen ve kalben teslimiyeti, işlerindeki tedbirini murâkabe etmesi, devamlı onu zikretmesi, onun nimet ve ihsanlarının kıymetini bilip şükrünü eda etmesi, onun hakkında hüsnü zannı miktarıncadır. İnsanların bu hususlardaki dereceleri birbirinden farklıdır. Onların nasipleri, zikredilen şu şeylerden aldıkları hazları kadardır. Kimin bu şeylerden nasîbi fazla ise Allâhü Teâlâ indindeki derecesi de o kadar yüksektir. Nasîbi az olanın da derecesi düşük demektir. İbn-i Atâ’dan (rah.) şöyle naklolundu:
“Eğer Allâhü Teâlâ indindeki makâmını, kadrini bilmek istersen, Allâhü Teâlâ’nın seni ne gibi işlerle meşgul ettiğine dikkat et.”  Hulâsa olarak denildi ki: Eğer kul, Allâhü Teâlâ’nın takdirine râzı ise, Allâhü Teâlâ da ondan râzı demektir. Rivâyete göre Mûsâ Aleyhisselâm dedi ki:
“Allâh’ım, öyle bir ameli bana işâret buyur ki, o ameli işlediğim zaman benden râzı olasın!” Allâhü Teâlâ: “Sen ona tahammül edemezsin” buyurdu. Mûsâ Aleyhisselâm, yalvararak secdeye kapandı. Allâhü Teâlâ da ona vahyederek şöyle buyurdu:
“Ey Mûsâ! Benim rızam, senin, kazâma (hüküm ve takdirime) râzı olmandadır.” (Hâdimî, Berîka)

Yorum Bırak

Cuma Mesajları 15

Ö M Ü R D E D İ Ğ İ N

Hayata ha şimdi, ha sonra başlayım derken bir bakıyorsun
tükenmiş ömür…

Avucumuzda son kullanma tarihi çoktan geçmiş bir yığın
TECRÜBE kalıyor.

Atsan atılmıyor,
satsan satılmıyor!..

“Gençlik bir kuştu;
tutmak istedim tutamadım.
Yaşlılık bir paçavra; satmak istedim satamadım.”

B i r
i k i n d i
g ö l g e s i
Ö M Ü R
d e d i ğ i n…

Gece olur duramazsın,
güneş vurur kalkamazsın.
Sade bir ikindilik, kısa bir dinlencelik…

Dünyaya ait ne varsa harcanıp gidiyor.
Yiyip içmeler, gezip tozmalar,
gülüp eğlenmeler…

Evin, arabanın taksitleri,
filanca yerde yaptığımız tatiller,
almalar vermeler,
saçıp savurmalar,
bizim zannettiğimiz saklayıp durduğumuz altınlar,
azıcık bile vermeye kıyamadığımız paralar…
Hepsi bir bir kaçıyor bizden,
ya da istemesek de biz onlardan ayrılmak zorunda kalıyoruz…

B i r
S E C D E
y e r l e r i
k a l ı y o r
g e r i y e

Alnımızda mıh gibi çakılı kalıyor.
Bozulmuyor, kokmuyor, yitmiyor…
Bir o bize kalıyor…

O k ş a n m ı ş b i r
y e t i m b a ş ı

ö p ü l m ü ş
a n n e e l i

a l ı n m ı ş
b i r b a b a d u a s ı

Reyyan kapısından geçmek için vize mahiyetinde, saklanmış ORUÇ’lar…
Gizliden; şöyle kimseye çaktırmadan bir fakirin eline tutuşturulmuş SADAKA’lar kalıyor…

Masivadan sıyrılıp, vakit saat dinlemeden açılmış eller,
tek O’ndan istemeler,
tek O’na gönderilmiş dilekçeler kalıyor…

Yürekten söylenmiş
E l h a m d u l i l l a h,

acizce,
kulca edilmiş nasuh bir
t e v b e,

isyanları yıkayan
g ö z y a ş l a r ı
kalıyor…

Mümince gülüşler, şeker tadında sözler….

Kimsenin etini yemeden,
kırıp dökmeden,
gözünde yaş bırakmadan geçirilmiş günler kalıyor…

Biraz dur, bekle biraz…

Arada bir arkana dön ve geriye neler bıraktığına bak…

Harcanmış yıllarını seyret usulca.
Bak nasıl bitiyor ömür dediğin…

Bir KAPIYA bir kere gidersin,
ikincisinde utanırsın…

Ama bir K A P I
var ki her gün gidersin,
gitmelere

D O Y A M A Z S I N

Çünkü bilirsin seni KAPISINDAN
kovmayacak
bir tek
O V A R D I R

Her gün,
her gün içini dökersin,
bir O SIKILMAZ senden,
bir O affeder seni,
bir O yüzüne vurmaz AYIPLARINI


Tevbeniz kabul

Duanız ve ameliniz makbul

Cumanız mübarek olsun.

Diğer Cuma Mesajları için tıklayınız..

 

 

 

Yorum Bırak

AHİRETTE ÖZÜR VE BAHANE YOKTUR.

Güzelliğinden dolayı günaha bulaşan güzel bir kadını, kıyamet günü getirdiklerinde: “Neden günah işledin?” diye soracaklar. Cevaben diyecektir: “Yâ Rabbi, beni güzel yarattın, bu yüzden günah işledim!” Bu sırada Allahü teala, Hazret-i Meryem’i getirmelerini emredecektir. O kadına: “Sen mi daha güzelsin yoksa bu mu? Biz onu daha güzel yarattık ama o güzelliğinden dolayı aldanıp günaha düşmedi!” denilecektir.

Daha sonra yakışıklığından dolayı günaha düşen yakışıklı bir erkeği sorguya çektiklerinde: “Neden günaha düştün?” diye soracaklardır. O cevaben şöyle diyecektir: “Yâ Rabbi, beni yakışıklı yarattın; bundan dolayı kadınlar bana yöneldi, ben de aldanarak günaha düştüm!” Bu sırada Yusuf aleyhisselamı getirerek ona: “Sen mi daha yakışıklısın yoksa Yusuf mu? Biz ona cemal ve güzellik verdik ama o aldanarak günaha düşmedi!” denilecektir.

Daha sonra bela ve sıkıntılarından dolayı isyan ederek günaha düşen birisini getirecekler. “Neden isyan ederek günaha düştün?” dediklerinde şöyle diyecek: “Yâ Rabbi, bana şiddetli bela, musibet ve sıkıntılar verdin, bu yüzden isyan ederek günaha düştüm” Bu sırada Eyyub aleyhisselamı getirerek o adama şöyle denilecek: “Senin belan mı daha şiddetli idi yoksa Eyyub’un mu? Halbuki biz onu şiddetli belaya uğrattık ama o isyan ederek günaha düşmedi” denilecektir.
İşte böylece özür ve bahane yolu günahkârlara kapanmış olacaktır.

Yorum Bırak

HİKMETLİ SÖZLER

Kur’ân-ı Kerîm’e kim çok saygı gösterirse, hürmet ederse Kur’ân-ı Kerîm ilminden en çok istifâde edecek kişi odur…
Bir insana verilebilecek en büyük nimet, diğer insanların manevî terbiyesine, hidâyetine ve irşâdına vesîle olabilmektir. Bundan daha üstün bir vazîfe yoktur.
Muvaffakiyet, birlik beraberlikle olur. Maddede birlik beraberlik olmaz. Mânâda birlik beraberlik olur.
Maddî hastalıklar var; bir de manevî hastalıklar var. Maddeten hasta olan bir insanı ilaçsız, tedâvisiz kendi hâline bırakırsanız ne olur? Ya hastalığı devam eder,  artar veya daha kötüsü olur, ölür. Kalp de böyle işte… Eğer bir kalp üç gün ilim ve hikmetsiz kalırsa çok büyük zarar görür veya -Allah korusun- o kalp ölür.
Öyle bir devir geldi ki herkes kendine göre bir din anlayışı çıkarıyor. Kitap, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet, Kıyâs-ı Fukahâ ve Ehl-i Sünnet akîdesi öğretilmediği takdirde herkes, her akıl, nefs-i emmâre onlara yol gösterip, herkesin İslâmiyet’ten farklı bir şey almasına sebep olur…
Cenâb-ı Hak, (Yûnus Sûresi’nin 7. âyetinde) âhiret hayatından bahsediyor. Onlar âhiretten haberleri olmadığı için dünyaya razı oldular ve daha da kötüsü kalpleri o dünyalık şeylerle tatmin oldu… Îman kalplerine giren insanların en güzel tarafı, dünya ve maddî şeylerle, makam ve mevkî ile tatmin olamamalarıdır.
İbâdet çok kıymetli; ama helâl lokma olmadan ibâdet, doğruluk, dürüstlük nasıl olur? İnsanların şirâzeden çıkmasının, istikâmetlerini şaşırmasının sebeplerinin başında helâl lokma (yiyememeleri) geliyor.
Senenin tamamında yapılan ibâdetler, îmânı muhâfaza etmek içindir. Îmânı muhâfaza etmek; ‘iki parmak arasında suyu tutmak’ gibidir. Bu da ancak Hazret-i Allâh’ın muvaffak kılmasıyla mümkündür. Burada bizi kurtaracak olan farzlar, vâcipler, sünnetler, müstehaplar, sadaka-ı fıtır, öşür, kul hakkına dikkat… Îmânı muhâfaza etmek için bu ibâdetlerin tamamını yapmak lâzımdır.
 / FAZİLET TAKVİMİ 07 Eylül 2020, Pazartesi
***

Yorum Bırak

Cuma Mesajları 14

Diğer Cuma Mesajları için tıklayınız… 

Yorum Bırak
%d blogcu bunu beğendi: