"Enter"a basıp içeriğe geçin

Ay: Ocak 2021

ÂHİRETTE BAHANELER FAYDA VERMEZ

Kıyamet günü bir kul (Allâhü Teâlâ’nın huzuruna) getirilir, ona: “Bana ibadet eden kullarımdan olmana ne mâni oldu?” diye sorulur.

Kul, “Yâ Rabbi! Beni sıkıntılara mübtelâ ettin ve hâkim ve mâlik olan kişileri üzerime musallat ettin. Onlar da beni (ibadetten) alıkoydu.” der. Yûsuf (a.s.)’ın hâli, ona delil olarak getirilir ve o kula:

“Sen mi daha şiddetli sıkıntılara uğradın, yoksa Yûsuf mu?” diye sorulur. Kul, “Yûsuf (a.s.)” diye cevap verir.

Ona, “Öyle ise sıkıntılar, onu ibadetten niçin alıkoymadı!” denilir.

Sonra, zengin bir kul (Allâh’ın huzuruna) getirilir. Ona, “İbadet eden kullarımdan olmana ne mâni oldu?” diye sorulur.

Kul, “Yâ Rabbi! Malım çok idi.” der ve başındaki meşguliyetlerini sayar. Bu defa Süleyman (a.s.)’ın hâli misal getirilir. O kula, “Peki, sen mi daha zenginsin Süleyman mı?” diye sorulur.

Kul, “Bilakis, Süleyman (a.s.)” diye cevap verir.

Bunun üzerine ona, “Peki, malının çokluğu, onu niçin ibadetten alıkoymadı!” denilir.

Daha sonra hasta bir kul, (Allâh’ın huzuruna) getirilir. Ona, “Bana ibadet yapmana ne mâni oldu?” diye sorulur.

Kul, “Yâ Rabbi! Beni hastalıklara mübtelâ eyledin.” der. Bu defa Eyyûb (a.s.)’ın hâli misal getirilir. O kula, “Peki, sıkıntı ve bela cihetinden sen mi daha şiddetlisin Eyyûb mü?” diye sorulur.

Kul, “Bilakis, Eyyûb (a.s.)” diye cevap verir.

O zaman ona, “Peki, zarar ve bela, onu niçin ibadetten alıkoymadı?” denilir.

Yorum Bırak

KULLUK YAPMANIN SEBEBİ

Yüce Allah, tertemiz olan Davud Peygamber’e dedi ki: Kullarıma söyle, de ki, ey bir avuç topraktan ibaret kullarım.
Cehennemim, cennetim olmasaydı bana
kulluk etmeniz yerinde olmaz mıydı dersiniz?
Nûrum ya da ateşim olmasaydı, benimle hiç işiniz olmaz mıydı ki?
Benim öyle büyük bir hakkım var ki bana ne birşey umarak tapmalı, ne de korkarak!
Fakat ummak ve korkmak olmasaydı
nerden benimle işiniz olacaktı?
Halbuki madem ki ben Rabbinizim bana
daima canla, gönülle kulluk etmeniz lâzım!
Kuluma söyle; başkasından el çeksin de
bana hakkıyla ibadette bulunsun!

Kaynak : Mantıku’t-tayr FERIDÜDDIN ATTAR Hz.

CENNETE ANCAK ALLÂH’IN RAHMETİ İLE GİRİLİR.

Yorum Bırak

Erlik Nedir?

ACEMİ TELLAK
Ebu Saldi Mihne hamamda yıkanıyordu. Yıkayan tellâk, acemi bir adamdı.
Şeyh’i keselerken bütün kirlerini kollarına sürüp önüne yığıyordu.
Bir aralık Şeyh’e dedi ki: Âlemde erlik
nedir? Söyle ey temiz adam!
Şeyh cevap verdi: Kirleri gizleyip sahibine göstermemek. Halkın gözü önüne yığma,mak!
Bu cevap, pek büyük bir cevaptı. Tellâk, derhal Şeyh’in ayaklarına kapandı.
Bilgisizliğini kabul etti, tövbe etti.
Şeyh de bu işten hoşlandı.
Ey bizi yaratan, besleyip yetiştiren, bize nimetler veren Allah’ım! Ey padişah, ey kulların işlerini yapan, onlara keremlerde bulunan!
Bütün âlem halkının erliği, kerem ve
lütfü, senin ihsan denizinden bir çiğ tanesidir.
Zatıyla mutlak olarak kalıcı olan sensin. Keremin, lütfün övülemez, anlatılamaz!
Bizim kirliliğimizden, utanmazlığımızdan geç; kirliliğimizi gözümüzün önüne getirme; yüzümüze vurma!

Kaynak : Mantıku’t-tayr FERIDÜDDIN ATTAR

Mahrem Yerler Nasıl Açılır? Tıklayınız…

 

Yorum Bırak

Acı bir meyvayı lezzetle kim yiyebilir?

HİKÂYE: PADİŞAHIN KÖLESİNE
MEYVE VERMESİ
Huyu güzel bir padişah vardı. Bir gün,
kullarından birisine bir meyve verdi.
Köle, o meyvayı öyle bir güzel, öyle bir
iştahla yemeye başladı ki sanki önceden o meyvayı tatmamıştı bilel
Ağzını şapırdatarak lezzetle yemesine
padişah da özendi, yemek istedi.
Dedi ki: “Bir parçacık da bana ver, pek
iştahlı yiyorsun da imrendim âdeta.”
Köle, padişaha da o meyvadan bir parçacık sundu. Padişah tadınca kaşlannı çattı, öyle acıydı ki!
Dedi ki: “A köle, bu işi kim yapar? Böyle
acı bir meyvayı bu kadar lezzetle kim yiyebilir?”
Köle padişaha, padişahım, dedi; elinden
yüz binlerce armağan aldım, yedim.
Hepsi de tatlıydı, lezzetliydi: bir kerecik
de elinden böyle bir acı meyvadır, geldi. Hemencecik elimi eteğimi çekeyim, suratımı buruşturayım, öyle mi?

***
Her an, elinden bana bir hazine veriyor-
sun; nasıl olur da bir acıya incinirim, katlanamam?
Hep senin nimetlerinle besleniyorum nimetlerine şükredip duruyorum, senin elinden gelen bir nimet nasıl olur da bana acı gelir?
Sen de onun yolunda zahmetlere uğru-
yorsan katlan; bil ki o zahmet, rahmetin ta kendisidir.

…..

Kaynak : Mantıku’t-tayr FERIDÜDDIN ATTAR

Teslimiyet Nasıl Olmalı? tıklayınız

Yorum Bırak

Cuma Mesajları 24

Diğer Resimli Cuma Mesajları için tıklayınız

Günlerin Efendisi, Müminlerin Bayramı Cuma Günü

CUMA GÜNÜ İLE İLGİLİ HİKAYE : EŞEĞİNİ KAYBEDEN KÖYLÜ

CUMA GÜNÜ İLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER, CUMA GÜNÜNÜN FAZİLETİ

Yorum Bırak

HASTALIĞA SABRIN MÜKÂFÂTI

Ashâb-ı Kirâm’dan Şeddâd bin Evs ve Sunâbihî (radıyallâhü anhümâ) hasta bir arkadaşlarını ziyârete giderler. Ona “Nasılsın?” diye hâlinden suâl ederler. Hasta zât “Elhamdülillah, iyiyim.” deyince Şeddâd (r.a.) şöyle der:

“Sana günahlarının affolunduğunu ve hatalarının silindiğini müjdelerim. Çünkü ben Resûlullah Efendimizden (sallallâhü aleyhi ve sellem) işittim, buyurdular ki:

‘Allah Azze ve Celle şöyle buyurdu:

‘Ben mümin kullarımdan bir kulumu bir sıkıntı ile imtihan ettiğim zaman bu sıkıntı üzerine bana hamd etse, muhakkak o kimse anasından doğduğu ilk günkü gibi hatalarından temizlenmiş olarak yatağından kalkar.’ Rabbimiz yine buyurdu ki: ‘Ben kulumu (hastalığı sebebiyle) hapsettim ve onu imtihan ettim. (Ey meleklerim) ona (sıhhatli iken yaptığı amellerin) daha güzellerini yazın.”

İmâm Gazâli Hazretleri bu hadîs-i şerîfi şöyle îzah eder:

“Kulun bu mertebeye nâil olması gerekir. Çünkü her mümin haramlardan kaçınmak üzere sabra güç yetirebilir fakat belâ ve sıkıntılara sabredemez. Bu ancak sıddîkların işidir. Zîra sıkıntıya sabretmek nefse ağır gelir. Sabrın acılığı ne kadar katı olursa karşılığındaki mükâfat da o kadar çok olur.”

Burada kulu sabra teşvik ve şikâyetten sakındırma vardır. Lâkin hastanın, hastalığı şiddetlendiği zaman “Ben hastayım, âh başım” gibi sözler söylemesi şikâyetten sayılmaz. İmâm Buhârî Hazretleri de böyle denmesinde ruhsat vardır, demiştir. Ancak kul, hastalık veya musîbet hâlinde çok fazla sızlanmak, aşırı üzülmek ve şiddetli usangaçlık göstermek gibi terk edilmesi mümkün olan şeyleri yapmamakla mükellef kılınmıştır.

Kul, Rabbinin takdîrine râzı olmalı, O’na karşı hüsn-i zan beslemeli ve her hâline şükretmelidir. Mevlâ’nın her işinde bir hayır vardır ve O, kulunun menfaatlerini en iyi bilendir.
Kaynak : FAZİLET TAKVİMİ 12 Aralık 2019, Perşembe

Yorum Bırak

PEYGAMBERİMİZİ (S.A.V.) SEVMENİN ALÂMETLERİ

Peygamber Efendimizi (s.a.v.) sevmenin bazı alâmetleri vardır. Nitekim bir şeyi seven kişide, sevdiği şeyin eseri, ona duyduğu muhabbetin emâresi ortaya çıkar. Aksi hâlde o kişi, iddiâ ettiği muhabbet davasında samimî ve doğru değildir.

Peygamberimize (s.a.v.) olan sevginin alâmetlerinden bazıları şöyledir: Onun sünneti ile amel etmek, sünneti ile amel edenlere yardımcı olmak, sünnetini savunup korumak, onun bütün fiillerine ve sözlerine tâbi olmak, emrettiklerine yapışıp nehyettiklerinden kaçınmaktır. Zorlukta da kolaylıkta da; sevinçli iken de kederli iken de Peygamberimizin (s.a.v.) bildirdiği edeplerle hareket etmektir.

Safvân bin Kudâme (r.a.) şöyle anlattı: İki oğlum ile birlikte Medîne-i Münevvere’ye hicret edince bîat etmek üzere doğruca Peygamberimizin (s.a.v.) huzuruna varıp “Yâ Resûlallah! Elinizi uzatın, size bîat edeyim” dedim. Ellerini uzattılar, bîat ettim ve “Sizi çok seviyorum, yâ Resûlallah!” dedim. Bunun üzerine, “Kişi sevdiği ile beraberdir.” buyurdular.

Yorum Bırak

EN GÜZEL HEDİYE

EN GÜZEL HEDİYE
Baba için en güzel hediye
İZZETTİR.
Anne için en güzel hediye
HÜRMETTİR.
Evlat için en güzel hediye
ŞEFKATTİR.
Eş için en güzel hediye
SEVGİDİR.
Çocuk için en güzel hediye
TERBİYEDİR.
Dost için en güzel hediye
VEFADIR.
Toplum için en güzel hediye
HİZMETTİR.
Komşu için en güzel hediye
DERTLEŞMEKTİR.
Ölü için en güzel hediye
DUÂDIR.
Kabir için en güzel hediye
SALİH AMELDİR.
Dünya için en güzel hediye
İNSANLIKTIR.
Ahiret için en güzel hediye
İYİLİKTİR.
Allah için en güzel hediye
KULLUKTUR.
Ümmet için en güzel hediye
KUR’AN-I KERİM ve EHLİBEYT’TİR…

Yorum Bırak

EHL-İ SÜNNET İTİKÂDINA UYMAYANIN PİŞMANLIĞI

İstanbul’da vâizlik yapan Sümbül Efendi’nin halifesi Şeyh Hasan Efendi (rah.) (v. 1617) anlatır:
Arabistan’a seyahat ederken Basra’da Hacı Ahmed denilen bir kimsenin evinde birkaç gün müsafir oldum. Bir ara Hacı Ahmed bir hatırasını anlattı:
“Şehrimizde Yahya adında ilim sahibi bir kimse vardı. Lâkin itikâdı bozuktu. Ehl-i Sünnet inancına uymuyordu. Ondan defalarca, Hz. Ebûbekr-i Sıddîk, Hz. Ömerü’l-Fâruk ve Hz. Osman bin Affân (r. anhüm) haklarında nice uygunsuz sözler duymuştuk. Bir gün bir paşaya, benim, onun arkasında namaz kılmadığım gibi, diğer Müslümanları da arkasında namaz kılmaktan caydırdığımı söylemiş.
Paşa, beni çağırtıp niçin ona uyup namaz kılmadığımı sordu.

“Kişi göz göre göre kendini ateşe atar mı? Bir kimsenin kötü itikâdını bildikten sonra, ona uyup namaz kılmam.” dedim. Birkaç gün sonra, çarşıda Yahya Efendi’yi gördüm.

“Gelin ey Müslümanlar!” diye bağırıyordu. Hemen, acele ile yanına vardık. Avucunun içi dişlerle dolu idi. Şöyle anlattı:

“Bu gece rüyamda gördüm ki; kıyamet kopmuş ve ben, çok şiddetli bir susuzluk çekiyorum. Dolaşıp su ararken büyük bir havuz gördüm. Kenarında nuranî ve yaşlı bir zât duruyor, gelip geçenlere su dağıtıyordu. Yanına vardım ve kim olduğunu sordum.

“Ebûbekr-i Sıddîk’ım” dedi. Ben,

“Seni dünyada iken de sevmezdim, senin verdiğin suyu içmem!” dedim ve devam ederek havuzun diğer tarafına dolaştım.
Daha sonra Hz. Ömer ve Hz. Osman’ı da gördüm. Onlarla da aynı konuşmayı yaptım. En son Hz. Ali’yi gördüm ve hemen ayaklarına kapanıp yüzümü ve gözümü sürerek, ondan da su istedim. Bana, “Gelirken benim kardeşlerime rast gelmedin mi?” diye sordu. Ben de

“Evet, rast geldim; lâkin ben onları sevmediğim için sularını da içmem. Ben, seni severim, senin suyundan içmek isterim!” dedim. Hazret-i Ali (r.a.) bana öyle bir tokat vurdu ki o acı ile uyandım. Bir de gördüm ki bütün dişlerim işte böyle dökülmüş.
Ey Müslümanlar! Şu ana kadar dalâlet yolundaydım. Hamd olsun ki Allâhü Teâlâ, beni şimdi hidayete erdirdi ve doğru yola girdim. Şu hâlimden ibret alın” dedi.

Kaynak : Fazilet Takvimi 16/01/2021

Yorum Bırak

ALLÂH’A HAKKI İLE ŞÜKÜR NASIL OLUR?

İmâm-ı Rabbânî (k.s.) Hazretleri, Mirzâ Dârâb bin Hân-ı Hânân’a yazdığı bir mektubunda şöyle buyurmuştur:

“Allâhü Teâlâ size yardım etsin ve sizi kuvvetlendirsin. Malumunuz olsun ki; kendisine nimet ihsan edilen kişinin, nimeti veren Allâhü Teâlâ’ya şükretmesi aklen ve dînen vaciptir. Şükrün, gelen nimetin miktarınca vacip olduğu da malumdur. O hâlde ihsan edilen nimet ne kadar çok olursa nimete şükrün vacipliği de o kadar fazla olur. Binâenaleyh zengin ve varlıklı kimselerin, zenginliklerine göre fakirlerden kat kat fazla şükretmeleri icap eder. İşte bunun için hadîs-i şerîfte: “Bu ümmetin fakirleri, zenginlerinden beş yüz sene evvel cennete girerler.” buyurulmuştur.

Nimetleri veren Allâhü Teâlâ’ya şükür;

Evvela itikâdı, Fırka-i Nâciye (Kurtuluşa eren fırka) olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in görüşlerine uygun olarak düzeltmek ile olur.

İkincisi, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in müctehidlerinin beyanına (yani dört mezhepten birine) uygun olarak, dinin amele ait hükümlerini yerine getirmek ile olur.

Üçüncüsü de bu Fırka-i Nâciye’den olan tasavvuf büyüklerinin (yoluna girip onların) usûlüne mutâbık olarak tasfiye (kalbi, manevî kirlerden arındırmak) ve tezkiye (nefs-i emmâreyi ıslah etmeye çalışmak) ile olur.” (Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, c. 1, m. 71)

***

ÂFİYET NEDİR?

Yorum Bırak
%d blogcu bunu beğendi: